Zekat ve Sadaka
Zekat, Allah'ın bağışladığı maddi yada manevi
rızıktan ihtiyaç
sahiplerini de faydalandırmaktır. Bunun farz
olanına
zekat, nafile olanına
sadaka denir. Zekat ve sadaka, verilen nimete
şükrün edasıdır.
"And olsun şükredersen nimetini arttırırım,
şayet nimetlerimi inkar ederseniz (nankörlük ederseniz), şüphesiz benim
azabım çok şiddetlidir"
Başka bir açıdan da, hakikatın gereği olarak özde bir olduğumuzu idrak
ettiklerimizle gönülden sevgiyle paylaşımdır. Bu gerçek doğrultusunda
bir elin diğer ele vermesi şeklinde kulluğun edasıdır. Zekat, halkta
Hakk'kı görüp, ondan esirgememektir. Hakk'tan aldığını halka
karşılıksız dağıtmaktır. Çünkü nimeti veren de sana karşılıksız
vermiştir. Verdiğin hiç bir şey sana verilen nimetlerin karşılığı olamaz
zaten... Sınırsız verene şükrün edasıdır, sınırlı da olsa vermek...
Allahu Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de "namazı kılın, zekatı verin!"
buyurmuştur. Namaz miractır, Hakk'a uructur. Kıldığı namazdan
gafil olmayan, o namazın sonunda zekatı idrak eder ve karşılıksız
paylaşır. Hakk'tan aldığı ne varsa halka dağıtır.
Abdülkadir Geylâni der ki:
Şükür, nimeti vereni düşünüp, nimeti itiraf ve
ikrar ederken, Hakkın bu lütfundan dolayı O'na teşekkür etmektir. Şükür,
Hakkın insanlara bahşetmiş olduğu nimetlerin cinsinden başkalarınında
faydalandırmaktır. Bu tarzda yerine getirmesi gereken şükür herkes
tarafından yapılmadığı için Cenabı Hakk Kur'an-ı Kerim'de "Kullarım içinde
hakkıyla şükreden azdır." buyurmuştur.
Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Rasûlullah
(aleyhissalâtu vesselam) Yemen'e gönderirken kendisine demiştir
ki:
"Zekât olarak hububâttan hububât al, davardan koyun al, deveden
erkek veya dişi bir deve (bâir) al, sığırdan da bir sığır al."
[Ebü Dâvud, Zekât 11, (1599); İbnu Mâce, Zekât 15, (1814)]
"Şükredenin nimetini arttırırım" hükmünce her nimetin şükrü ve
dolayısıyla zekatı ve sadakası farklı olmalıdır. Hangi nimete
şükrediyorsan, o sana döner misliyle... Bu sebeple, zekatın maddi yada
manevi olarak çok farklı türleri vardır. Örneğin maddi anlamda malın
zekatı, ihtiyacından fazla malı olanın, malının kırkta birini
başkalarıyla paylaşmasıdır. Bu farz olandır. Bundan fazlasını veren
sadaka vermiştir. Bu sana verilen maddiyatın şükrüdür ve misliyle sana
geri dönecektir.
Yine bunun gibi manevi zekat ve sadaka da ilmin paylaşımıdır. Sana
bahşedilen ilimden herkesi karşılıksız faydalandırmaktır. İyiliği
tavsiye etmek ve kötülükten sakındırmak, insanlara ahiret yaşamının
güzelliklerini kazandırmak amacıyla çalışmak zekat kapsamındadır. Alt
sınır budur. Bundan başka velâyet kemâlâtından olan yakîn ilmini
paylaşım ise, sadaka kapsamındadır.
Zekat ve sadaka şükrün edası anlamında düşünülecek olursa eğer, sağlıklı
bedenin de maddi ve manevi zekat ve sadakası vardır. Örneğin farz
ibadetleri eda etmek sağlıklı bedenin manevi zekatıdır, nafileler ise,
sadakasıdır. Hastalara yardım da sağlıklı bedenin maddi zekat ve
sadakasıdır.
Yine sağlıklı bir beynin manevi şükrü de yaratan ve yaratıklarını
düşünmek (zikir ve fikir) ve hasılasını paylaşımdır.
Bazen nafile olan sadaka farza dönüşebilir. Eğer ihtiyaç sahibi biri
senden yardım isterse veya sen onun yardıma ihtiyacı olduğunu görür ve
bilirsen, işte o zaman onun ihtiyacını gidermek için vereceğin sadaka
farz olur. Çünkü Allah onu senin önüne boş yere çıkarmamıştır. Bu
ihtiyaçtan başkasını değil seni haberdar etmiştir. Bu durumda o ihtiyacı
karşılamak sana farzdır. Bu ister maddi olsun, ister manevi olsun, o
ihtiyacı gördüğün ve bildiğin anda onu gidermek sana farz olur. Diyelim
ki ihtiyacı gördün, ama sende bunu karşılayacak kadar bir şey yoktur. O
zaman gidip karşılayabilecek başka birinden isteyeceksin. Eğer
istemezsen mesul olursun. Diyelim ki o ihtiyacı istediğin kişiden de
alamadın. O zaman başka birine gidip bildireceksin ve bu şekilde
karşılayacaksın. Fakat önceki isteyip de alamadığını da sevabından
faydalandıracaksın. Çünkü o bu ihtiyacı karşılamayarak, ondan gelecek
sevabı sana devretmiştir. Sen ona bildirmekle mesuliyet yüklenmesine
sebep oldun. O halde onu da sevabından faydalandıracaksın. (Bu
konuda Muhiddin-i Arabî de aynı görüşü savunur.)
Allah sistemi ve kanunları (Sünnetullah) çok hassas dengeler üzere yürür.
Kılı kırk yaran titizlik gerektirir. Kaldı ki hakikati bilen kişi zaten
konuya hassasiyetle yaklaşır. Allah'ın sisteminin nasıl
işlediğine vakıftır. Bundan da öte, zaten sevgi, şevkat ve merhametle
dolup taşan yüreğinin hasılasıdır bu türden fiiler. Bir zorlama ile veya
korkuyla da yapmaz.
Ayrıca, bir ihtiyacın giderilmesinin ne büyük sevap
olduğunu bilsek, ihtiyaç sahibinin elini ayağını öperdik herhalde, "Sen
bana Allah'ın rahmetisin!" diyerek.. Çünkü şükretme şansı
tanınmıştır, demekki Allah sana verdiği nimetini arttırmayı murad
etmiştir. Bu işler hep takdir ve nasip işidir.
Zekat vermeyenler, nimeti verene ve nimete şükretmeyerek nankörlük
edip nefslerine zulmetmişlerdir. Hakk'tan ve hakikatten
perdelenmişlerdir. Zekat vermeyi reddetmek nefsin işidir. Nefsiyle
yaşayan Hakk'tan gafildir. Mala aşırı bağımlılık nefsin
şerridir. Bunun karşılığı sistemde oldukça ağırdır. Öncelikle
şükretmeyenin nimeti azalır. Eğer kişi şükretmediği halde malında bir
azalma söz konusu olmadıysa, ya o kişiye tevbe için bir süre
tanınmıştır, yada Allah mekr yollu o kişinin nankörlüğünü
arttırmayı murad etmiştir, ki cezası ölümötesi yaşamda şiddetli
azaba uğramaktır. Hadis-i şerifte bu kişilerin ahiretteki durumu şöyle
anlatılır:
Hz. Ebü Hüreyre ve Hz. Câbir (radıyallâhu anhümâ)
anlatıyor:
Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
Deve, sığır veya davar sâhibi olup da, bunlardaki Allah'ın hakkını
eda etmeyen herkese Kıyamet günü, bu mallar, olduğundan daha çok ve
mümkün olduğunca iri ve şişman olarak geleceklerdir. Adam, onlar için,
düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlar bacakları ve tabanlarıyla
onun üzerinden geçecekler. Geçiş sırasında boynuzlarıyla tosluyacaklar
ve ayaklarıyla ezecekler. İçlerinde boynuzsuz veya boynuzu kırık biri
bulunmayacak. Bu şekilde sonuncusu da onun üzerinden geçince, birincisi
aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlükatın hesabı tamamlanıp hüküm
verilinceye kadar bu hâl devam edecek.
Keza "kenz"‚ (hazine) sâhip olup da ondaki (Allah'ın)
hakkını ödemeyen herkese, Kıyamet günü hazinesi, dazlak başlı bir yılan
olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam
ondan kaçacak. Sonunda yılan ona:
"Gizlediğin hazineni al! Ben ondan müstağniyim!" diye
bağırır. Adam, neticede yılandan kaçma çaresinin olmadığını anlayınca,
elini ağzına sokar. Yılan da onu, aygırın (alafı) kemirmesi gibi
kemiriverecek.
[Buhâri, Zekât 3, Tefsir, Âl-i İmrân 14, Berâet 6, Hiyel 3; Müslim,
Zekât 26, (987); Muvatta, Cihâd 3, (2, 444); Ebü Dâvud, Zekât 32,
(1658,1659,1660); Nesâi, Zekât 2, 6, (5,12-14)]
Zekat ve sadaka verecek kadar malı veya manevi bir şeyi olmayıp, bunun
sevabından istifade etmek isteyenler için Hz. Rasûlullah
sallallahu aleyhi vessellem'in bir tavsiyesi var.
"Her birinizin her bir eklemi (ve kemiği) için bir sadaka gerekir.
Binaenaleyh her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tehlil
sadakadır, her tekbir sadakadır, iyiliği tavsiye etmek sadakadır,
kötülükten sakındırmak sadakadır. Kulun kuşluk vakti kılacağı iki rek'at
namaz bütün bunları karşılar."
[Müslim, Müsafirîn 84, Zekat 56. Aynca bk. Buhari Sulh 11, Cihad 72,
128; Ebü Davüd, Tatavvu' 12, Edeb 160]
"Kuşluk Namazı", güneşin doğuşundan yaklaşık kırk beş dakika
sonra başlayıp zeval vaktine yarım saat kalıncaya kadar devam eden zaman
içinde kılınır.
Bu namaz, hadiste sayılan sadakaları topluca ödeme imkanıdır. Çünkü
namaz, bedenin bütün organlarıyla yapılan bir ibadettir. Namaz kılmakla
her organ kendi şükrünü yerine getirmiş olur. Öte yandan her türlü
tesbih ve tahmid, tehlil ve tekbir namazda bir arada bulunmaktadır.
Namaz, nefse hayrı emretmek ve onu münkerden nehyetmektir.
Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl.
Muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı anmak
elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.
(29/45)
@ngelic
9 Temmuz 2005
Bir Kıssa:
Kim Daha Cömert?
Cömertliği dillere destan olan Hatim-i Tai’ye derler ki:
– Kendinden daha cömert birini gördün mü?
– Evet gördüm.
– Kimmiş o?
– Yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir koyun kesip ikram etti.
Koyunun bir yeri çok hoşuma gitti. Yemin ederek (burası çok
lezzetliymiş) dedim. Genç, dışarı çıktı. On koyunu varmış. Birisini daha
önce kesmişti. Dokuzunu da şimdi kesmiş. Benim sevdiğim kısımları
pişirip önüme getirdi. Ben olanların farkında değildim. Giderken kapının
önündeki kanları görünce sitemle sordum:
– On koyunun onu da kesilir mi?
– Sübhanallah bunda şaşılacak ne var? Bir şey
sizin hoşunuza gitmiş. Bunu yapmak da benim gücüm dahilindedir. Bunu
sizden esirgemem hiç uygun olur mu?
Bunu dinleyen arkadaşları tekrar sorarlar:
– Yetim gencin ikramına karşılık siz de ona bir şey verdiniz mi?
Hatim-i Tai der ki:
– Verdim ama pek mühim sayılmaz.
– Ne verdiniz?
– Üç yüz deve ile beş yüz koyun.
– O halde sen ondan daha cömertsin.
– Hayır o genç benden daha cömerttir. Zira o malının tamamını verdi.
Ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin, yarım ekmeğinin tamamını
misafire vermesi mi mühimdir, yoksa bir zenginin sürüsünden bir deveyi
misafirine ikram etmesi mi?
| |